• https://www.twitter.com/@psikologgullu
  • https://www.instagram.com/pskizzetgullu
  • https://youtube.com/@psikologizzetgullu
Algı Tamircisi
www.izzetgullu.net
Din Sadece Vahiydir
28/12/2022
Asla prensip sahibi bir insan olamadım. Ama nedendir bilinmez, şu iki cümle benim için, farkında dahi olmadan katı birer ilke haline geldi.

Birincisi, "Bildiğimiz anda sorumluluğumuz başlar." sözü. İkincisi de, "Sebep olan, yapan gibidir" düsturu. Tüm çaba ve gayretlerimin iki temel motivasyonu bu iki söz oldu hep.

Dini ve siyasi hususlar hep tartışma ve ayrışma nedeni olur. Bilim, sanat, edebiyat, felsefe konuşurken son derece hoş sohbet olan insanlar sıra dine ve siyasete gelince genellikle gerilirler ve çoğu zaman bu sohbet yıkıcı bir tartışmaya dönüşür. Haliyle dini muhtevalı paylaşımlar birçok insan gibi bana da  yarardan çok zarar vermiştir. 

En basitinden bugüne dek binlerce takipçi kaybettim, binlerce insanın hakkımda önyargı geliştirmesine, bu yöndeki çabalarımın mesleki kimliğimi gölgelemesine yol açtım. Bunu bizzat kendi ellerimle, özellikle de bile isteye yaptım. Ne takipçi sayısı ne takdir edilme duygusu ne de daha başka dünyevi gayeler umurumda benim. Bu yönümü hep çok sevmişimdir. Tek istediğim kalan ahir ömrümde daha çok algı hatalarını ele alabilmek, daha da fazla yüreğe dokunabilmek, böylece kendi kişisel tarihime uzaktan huzurla gülümseyeceğim notlar düşebilmek, şu gök kubbede hoş bir sada bırakabilmek.

"Sen gerçekleri söyle, bırak isterse kıyamet kopsun" demiş, bir düşünür. Aynen o hesap. Ben arayarak kaybetmeyi oturduğum yerde bulmaya her zaman tercih ederim. Benim nazarımda araştırarak yanlış yol tutmak emek sarfetmeden, ucuz yolla  doğruya sahip olmaktan daha değerlidir. Çünkü birincisinde emek vardır ve emek çok değerlidir. Yine kanaatimce hidayet Kenya'daki ile Konya'dakine eşit mesafededir. Allah'ın belli coğrafyalara torpil geçmeyeceğine iman edenlerdenim.

Dinin kaynağı nedir, din sadece vahiy midir değil midir gibi son derece mühim bir konudaki tespitlerimi de videolarla ele aldım lakin bir de bu yazı aracılığıyla sizlerle buluşturmak istiyorum. Bunu, sadece ve sadece sorumluluk duygumun bir gereği olarak yapıyorum. Sıcak hava ile soğuk havanın çarpışmasından rahmet dediğimiz yağmurun meydana gelmesi misali, her türlü inanç ve fikrin çarpışmasından da hakikat rahmeti meydana gelecektir. Hakikate ulaşma yolunda, yanlış fikirlerin en az doğru düşünceler kadar değerli olduğunu savunurum hep. Bundan dolayıdır ki Allah "Onlar sadece şu sözleri" veya "sadece şu kişilerin sözlerini dinler" demez. "Onlar her sözü dinler, en güzeline uyar" der. Her sözü dinlemek uyaran çeşitliliği demektir ve zihnen zenginleştirir. Sadece kendimiz gibi düşünenleri dinlemek ise dimağlarımızı sığlaştırır ve köreltir. Her sözü dinleyen milletlerle sadece kendileri gibi düşünenleri dinleyen toplumların hali ortadadır.

Şimdi gelelim esas mevzuya. Konuya, ta 40 yaşımdan sonra farkettiğimde zihnimde devrimler yaratan şu çok çarpıcı ayetle direkt giriş yapmak istiyorum:

“O kendi nefsinden konuşmaz. Onun konuşması ancak vahiyledir.”

Bu, bir Kur’an ayetidir. Açıkça görüldüğü üzere Allah elçisinin sadece ve sadece vahiyle konuştuğunu söylüyor. Elbette elçi eşiyle, çocuklarıyla, çevresiyle hep ayetlerle konuşmuyordu. O da bir insandı. Kuşkusuz ki beşeri, günlük münasebetleri de oluyordu. Besbelli ki burada kastedilen konuşma din adına olan konuşmadır. Bakın Allah bile din ve dünya işlerini ayırmış. Dini konularda sadece vahiyle konuşabildiğini söylemiş. Aslında böyle de olması gerekir. Zira dinin tek sahibi Allah'tır. Bir mülk kiminse o mülk üzerinde tek söz sahibi de odur. Biz bile, şayet birisi bizim mülkümüz üzerinde ileri geri konuşsa "hayırdır hemşerim, mülkümün ortağı mısın" deriz. Din Allah'ın mülküdür. Dinin tek sahibidir O. Uzun süre vahiy gelmediğinde (vahyi inkıta olayı) elçi neden zorda kalma pahasına, dini konularda cevap veremiyor, vahiy gelmesini bekliyordu? Sadece bu mühim detayı bile anlayan, konuyla ilgili temel hakikati anlar.

Elçi nefsine yani kendi kafasına göre konuşmazsa, onun konuşması sadece vahiyle mümkün ise lafı fazla uzatmadan, sözümü ağzımda eveleyip gevelemeden hemen sormak isterim:

Bu durumda hadislere ne diyeceğiz peki?

Yukarıdaki ayete göre ya hadisler de vahiy olmak zorundadır ya da elçi, haşa, vahiysiz de konuşmuştur!

Elçinin bu ayete rağmen vahiysiz konuşması, vahyin (Allah’ın emrinin) dışına çıkması mümkün müdür? Kuşkusuz ki hayır. “Seni indirdiğimiz vahyin dışına çıkarmaya çalıştılar. Şayet onlara meyledecek olsaydın şah damarını keser atardık” ayeti bu konuda elçiye yönelik çok önemli bir ilahi ihtardır.

O halde tek bir seçenek kalmaktadır: Hadisler de vahiy olmalıdır. Bu konuda üçüncü bir seçenek de mümkün değildir. (Mantıktaki 3. halin imkansızlığı prensibini hatırlayın.)

Zaten bu ayetin iyice açığa çıkıp da internet imkanları sayesinde hemen her yerde paylaşılması neticesinde “Hadisler de vahiydir” demeye başlamışlardır. Zira bu ayet başka da bir seçenek bırakmamaktadır. İnsan bu ve benzeri gerçeklerin sansürlendiğini gördükçe Kur'anın asırlar boyu neden anlaşılmadan okutulduğunu daha iyi anlıyor. 

Ancak bu noktada da geleneksel din anlayışının karşısına şu üç soru çıkmaktadır:

Hadislerden bahsederken neden “Allah buyurdu ki” demediniz de “Peygamberimiz buyurdu ki” dediniz? Zira hadisler de vahiy ise, buyuran Allah olmuş olmaktadır. 

Neden peygamberin de harici olarak buyurabileceğini, Allah gibi söz ve uygulama yani dini ahkam vaaz edebileceğini savunuyorsunuz? Hadisler de vahiy ise, sadece Allah buyurmuş olmuyor mu?

Madem hadisler de vahiy ise, neden sadece bir bölüm hadise Kutsi hadis dediniz? Malum, tarihsel süreç boyunca tüm hadisleri değil, sadece bir bölüm hadisi kutsi hadis yani paralel ayet kabul etmişlerdir. Hani hepsi de vahiy idi?

Görüldüğü üzere kadim dini meseleler dahi derin dini ilimle değil; derin analizle, derin muhakemeyle, derin ve doğru sorgulama ile, yani kısaca bizim alanın temel kavramı olan "doğru algılama" ile açıklığa kavuşuyor. Bu sorduğum üç soruyu kimse sormuyor. Bu sebeple de meselenin bu kadar yalın olan özü detayın zifir labirentleri arasında kaybolup gidiyor.

Hadislerin din olamayacağının en büyük ispatı budur. Ancak başka ilave deliller de vardır. Elçinin hadis yazımını yasaklaması mesela. “Size Allah’ın kitabı yetmiyor mu, önceki ümmetler Allah’ın kitabı yanında başka kitaplar yazdıkları için yoldan çıktılar” şeklindeki meşhur rivayet. Bu rivayeti herkes sahih kabul eder. Ancak elçinin daha sonra bu düşüncesinden vazgeçip hadis yazımına izin verdiğini söylerler.

Elçinin önceki ümmetlerin dinden sapmasını paralel kutsal kitaplar yazmaya bağlaması, bu tarihi meseleyi ne kadar iyi okuduğunu gösterir. Gerçekten de böyle olmuştur. Tüm ilahi dinlerin bozulması bu şekilde, paralel metinlerin yazılması ve sonra da onların din haline getirilmesi yoluyla gerçekleşmiştir. Yine burada da kimsenin sormadığı ve "ELEK" kitabımda da yer alan bir soruyu ben sorayım:

Daha önceki ümmetlerin dinden sapmasını ve yoldan çıkmasını Allah’ın kitabı yanında başka paralel kitaplar ve metinler yazmaya bağlayan bir elçi, bir süre sonra “Neyse boş verin, siz yazarsanız yazın. Öncekiler bu şekilde saptı ama siz yapabilirsiniz” der mi hiç? Teşbihte hata olmazmış: "Bu zehir, nice  insan bu sebeple öldü ama siz yine de için" der mi bir doktor?

Bakın doğru algı, doğru ve derin sorgulama olmadan dini meseleler dahi doğru anlaşılamıyor. Hep derim: Dini sahadaki esas sorunların başında algı kaynaklı sorunların ilim kaynaklı zannedilmesi gelir. Bu hata, ilim üstüne ilim yığmaya yol açmıştır. Çünkü mesele daha fazla ilim veya daha az ilim meselesi zannedilmiştir. Oysa mesele derin ilim meselesi değil, doğru algı meselesidir. Susuzluk sorunu yemek porsiyonunu büyütmekle, yemeğin miktarını çoğaltmakla telafi edilebilir mi? İslam tarihi boyunca ne ilim adamı ne de alim sayısı az olmuştur. Ancak yine de bu ve benzeri sorunlar hep tartışılagelmiş, yine de çoğu sorun çözüme kavuşturulamamıştır.

Allah’ın bir ayetinde sadece Kur’anı koruyacağını beyan etmesi örneğin. Şayet Kur’an dinin hepsi değil, sadece bir bölümü ise Allah neden sadece dininin bir bölümünü korumaya almıştır? Kur’anı korumaktan maksat dini korumak değil midir? Kur’an korunsun, gerisi korunmasa da olur anlayışı dini korumak için doğru bir yaklaşım mıdır? Allah sadece Kur’anı korumuştur çünkü din sadece Kur’andır.

“Kıyamet günü ondan sorulacaksınız” ayeti mesela. “Ondan ve…” denilmemiştir. Evet, Kur’an ve sünnetten, Kur’an ve hadislerden, Kuran ve icma’dan denilmemiş, yanına ilave kaynaklar eklenmemiştir. Allah haşa gelişigüzel konuşur mu? Eksik, noksan ifade kullanır mı? Allah dalgınlık yapar veya unutur mu? Haşa! “O’nun sözleri adalet ve doğruluk bakımından tastamamdır.” denilmiyor mu bir başka ayette? Eksik iş yapan eksikliklerden münezzeh olabilir mi?

“Kur’an anayasadır, o sadece ana hatlarını verir. Şu konu Kur’anda var mı ha, söyle!” demek eksikliklerden münezzeh olan Allah için, zımnen "eksik iş yaptı, bize eksik din yolladı" demektir. Oysa O, eksikliklerden münezzehtir.

Hakeza, “Bugün dininizi kemale erdirdim, üzerinize olan din nimetimi tamamladım” ayeti… Dinin tamamlandığını (veya vahiy süreci sonunda tamamlanacağını) söylüyor. Allah’ın bu kadar yalın bir anlatımla, tamamladığını, hem de kamil manada ikmal ettiğini söylediği din işinin ancak elçi ve ulema sayesinde tamamlandığını, aksi takdirde eksik kalacağını söylemek, eksikliklerden münezzeh olana (çaktırmadan) eksiklik izafe etmek demektir ve korkarım ki bu, arşı alayı titretecek kadar büyük bir vebaldir.

Sadece bunlar mı? Keşke öyle olsa!

“Allah hüküm yetkisine kimseyi ortak etmez” ve Kur’andan başka hakem aramayın” ayetleri… Hakem karar verici, hüküm verici demektir. Hüküm, hakem ve hakim aynı kökten gelir. Hakem dışarı, hakim içeri atar. Bunu ise hüküm/karar vererek yapar. Hakim ve hakem birer otoritedir.

Dikkat edilirse burada, Allah’ın dahi din ve dünya işlerini ayırdığı görülüyor. Din işinde başka hüküm mercii kabul etmezken dünyevi sahada (hakem örneği) başka hüküm vericilere müsaade ediyor. Aksi takdirde bir spor müsabakasında hakem olmayacak, kimse karar, hüküm veremeyecek demektir. İlgili ayetlerin Allah’tan başka hüküm verici, karar verici, kısaca Allah’tan başka dini otorite aramayın demek olduğu te'vile ihtiyaç bırakmayacak derecede yalın ve açıktır. Zaten Allah’tan başka ilah yoktur demek sadece Allah’tan başka yaratıcı yoktur demek değildir. Bu, aynı zamanda Allah’tan başka dini otorite yoktur demektir. Peygamberin “SADECE" elçi olduğunu vurgulayan sayısız ayet de bu gerçeğin bir başka açıdan teyididir. “Sadece elçi” demek, “sadece elçi” demektir. "Sadece" ibaresi üzerinde nedense hiç durulmaz.

“Bu Kur’an en doğru yola iletir” ayeti örneğin… Kur’an dinin tamamı değil ise, Kur’an tek başına yetmez ise nasıl en doğru yola iletebilir ki? Heyhat! Allah "Bu kitap en doğru yola iletir." diyor. Müslümanlar ise diyor, “Hayır, sadece Kur’anla doğru yol olmaz. Sadece Kur’anla olur diyenler sapıktır.” Kur’an ile sapıklığı yanyana getirmek de biz Müslümanlara “nasip” oldu.

Yukarıda anlattıklarımın doğal bir sonucu olarak, peygamberimiz “sadece elçidir” dendiğinde hemen “yani o postacı mı” diyorlar. Heyhat! Alemlerin Rabbine seçilmiş elçi olmayı PTT’de posta memurluğu olarak görüyor ve bu makamı küçümsüyorlar. Ne ilginçtir ki bu haddi aşma da biz Müslüman alemine “nasip” olmuş! Bu coğrafyanın iki yakasının bir araya gelmemesinin bir nedeni de bunlar olabilir mi acaba? 

Sorgulama olmazsa, doğru algı olmazsa, din işi sadece ilim işi zannedilirse, habire ilim üstüne ilim yığmakla uğraşılırsa işte bu şekilde yaman çelişkiler içinde yüzülüyor. Hatta bundan haberimiz dahi olamıyor. Bu sebeple din sahası sadece dini ilim sahibi olanların değil, algılama ve sorgulama yetisi gelişmiş  insanların da konuşması gereken bir alandır. Din ne teknik bir meslektir ne de kimsenin babasının mülküdür. Dinde ayrıcalıklı bir ilmiye sınıfı yoktur. Herkes din hususunda (elçiler hariç) tek bir sıfata sahiptir: Kul. Gerisi zanna tabi olan, zahire göre hükmeden bizlerin yakıştırmasıdır. Oysa Kur’ana göre ölçü zahir değildir, kalptir. Kur'ana göre ise kalplerde olanı sadece Allah bilir.  Bu, “Ölçü kalptir, zahir değildir. Sizin ölçünüz yanlış. Kimin dinde ne olduğunu sadece ben bilirim, siz bilemezsiniz.” demektir. Buradan çıkan sonuç şudur: Kimseye dini makam ve mevki verme yetkimiz yoktur. Kur’an diyor, "Allah inananların dostudur." Biz diyoruz, falan hazretleri ile filan kişi Allah’ın dostudur. Allah’ın dost tasavvuruna bile müdahale etmişiz. Sonra da hakimiyet sadece Allah’ındır diyoruz. Allah’ın dindeki hakimiyetini bile gasp etmeye kalkışmışız da haberimiz yoktur. Daha neler, neler. Bunlar sadece birer örnek.

Kuranı ilk defa 40 yaşımdan sonra anlayarak okuduğumda gördüklerim beni çok şaşırtmıştı. Adeta Allah hangi konuda ne demiş ise, sanki inadına yapar gibi, bize o konuda tam tersini din diye öğretmişlerdi. Bunu farkedip hayretler içersinde kalmıştım. Bugüne kadar ki yaşamımda dini algım bir çok aşamadan geçti ve her bulunduğum itikadi durakta en doğru yol üzere olduğumu düşündüm. Ancak şimdi bir fark var. Şuan tek otoritem Kur'an ve ben artık ondan başka hakem aramıyorum. Dinin sahibi sadece Allah. Kimse O'nun dininin ortağı değil. Zaten ortaklık şirk demektir. Şirk ile şirket aynı kökten gelir. Kısaca ortaklık, ortak etmek, ortak koşmak anlamına gelir. Kur'an O'nun mektubu, peygamberimiz de elçisidir. Sadece bu kadar. "Onlar peygamberlerini ve din adamlarını Rab (İlah) edindiler" ayeti üzerinde iyi düşünmeliyiz. Onlar ne yapmışlardı da peygamberlerini ve din adamlarını ilah edinmişlerdi? Onlar "bizi Allah, İsa ve papazlar üçü ortak ortak yarattı" demiyorlardı. Onlar şizofren değillerdi. O halde onlar ne yapmışlardı da peygamberi ve din adamlarını Rab edinmişti? Yaptıkları şey peygamberlerini ve din adamlarını Allah'ın dinine ortak etmişlerdi. Onların sözlerini de Allahın sözleri gibi din ve ritüel haline getirmişlerdi.

İlim filan dedik. Cübbeli Ahmet’in mi ilmi azdır Mustafa İslamoğlu’nun mu? Şii mollaların mı ilmi noksandır yoksa Sünni ulemanın mı? O halde neden 1400 senedir din tartışılıp durur? Bu da gösteriyor ki mesele ilim meselesi değil. İlimle olsaydı, olurdu. Kaldı ki dini ilim dediklerimiz laboratuarda üretilmiş bilimsel bilgi demek değildir. Ulemanın yorumudur, görüşüdür, çıkarımıdır. Yani bunlar Kur’an terminolojisine göre zan ve tahmindir. Kur’an zan ve tahminin gerçeğin ölçüsü olamadığını, katında bir değer taşımadığını söyler. “Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığınız şeyin peşinden gitmeyin” der. "Onların çoğu zanna uyar” ifadesiyle zanna yani kesin olmayan bilgiye uymayı tahkir eder.

Dinin de din günün de tek sahibi Allah’tır. Allah, elçisi ve ulema ile beraber kendi dinin üç hissedarından biri değildir. İslam tek kurucusu olan bir tevhid dinidir. İslam üç kurucu ortaklı bir şirket dini değildir. Allah dininin tek sahibidir, üç ortağından birisi değil. Tevhid sadece yaratıcıyı değil, dinde otoriteyi de birlemektir. Dinde Allah, elçisi ve ulema şeklinde üç otoriteleri olduğu halde tevhid de tevhid diyerek tevhid ile aldatan dini gruplara karşı da uyanık olunmalıdır. "Tevhid mi Teslis mi" başlıklı YouTube videomu mutlaka izlemenizi öneririm. Her tevhid algısı doğru tevhid demek değildir. İnsanlar benzeyen şeyleri birbirine yakın, hatta aynı zanneder.  Oysa iki benzeyen şey arasında 180 derece fark olabilir. Zehir ve şurup da benzer ama biri yaşatır, biri öldürür.

Yine saf aklı ve muhakemeyi merkeze koyarak bir analitik soru daha sorayım:

Kur’ana neden ekleme ve çıkarma yapamayız? Allah’tan geldiği için! Peki dine neden o veya bu isim altında ekleme çıkarma yapabiliyoruz? Din de Allah’tan gelmedi mi? Lütfen bu pasajı bir kez daha okuyun.

Bu soru üzerinde de samimi olarak düşünmenizi istiyorum.  Bakın, biraz sorgulayınca bile neler neler çıkıyor ortaya.

İncil’e papaz sözü karışınca koskoca Hristiyanlık bozuluyor da bizim dine molla ve ulema sözleri girince bizimki neden bozulmuyor? Samimi olmalıyız ve önce kendimizle yüzleşmeliyiz. Tabi samimi olarak ahiret, cennet, cehennem gibi bir derdimiz varsa! Bu kaygılarımızda samimiysek böyle yapmalıyız.

Allah, hem de peyderpey indirdiği halde kitabını 23 sene sonunda ikmal etti. Sonra gelenler ise öyle bir din inşa etti ki sadece Fıkhını öğrenmeye 23 sene yetmiyor. İşi gücü bıraksanız, ömrünüzü din işine adasanız, yedi yirmi dört din ile iştigal etseniz ömrünüz boyunca yine de size gönderilen bir dinin tamamını öğrenemiyorsunuz, en fazla bir alt dalında malumat sahibi olabiliyorsunuz. Allah aşkına söyleyin: Allah böyle bir din yollar mı? Düşünün ki Allah bize bir din yolluyor ama biz o dinin hepsini asla öğrenemiyoruz, buna ömrümüz de vaktimiz de kapasitemiz de yetmiyor. Hz Musa'ya 10 emir yollayan bir Allah sıra bizim ümmete gelince yüzlerce ciltlik bir dinden bizi sorumlu tutar mı!

Bu vb. konularla ilgili olarak Yotubedaki "Din Serisi" başlıklı videolarımı da izlemenizi, mümkünse bu meseleleri daha etraflıca ele aldığım "ELEK" adlı sorgulama kitabımı da okumanızı öneririm. 

“Onlar her sözü dinler, en güzeline uyar.”

Onlar işi şansa bırakmaz. Nereden ne kapacağını şaşırır. Bir düşünür "Düşmanımdan bile bir şey öğrenecek olsam 20 mil  yol yürürüm" der. Ev alırken önüne denk gelen ilk evi almayan, emlakçı emlakçı aylarca dolaşan insanların sıra ahirette ev almaya gelince önlerine ilk denk gelen dini yapıya veya gruba teslim olmaları bence akıllıca değil. Doğru seçimler ancak doğru arayışların ürünüdür.

Doğru yolda olduğumuza inanmak doğru yolda olmak demek değildir. Pekala insan yanlış şeye de inanabilir. Kim neye inanıyorsa o yol ona en doğru, hatta tek doğru yol olarak görünür. Bu, inanç işinin doğasından kaynaklanır. Dünyada doğru yolda olduklarına iman eden on binlerce dini grup ve ekol vardır.

Din bir olgudur. İnanç ise bir algıdır. Her algılama işi beşeri bir bilgi işleme sürecidir ve bir yığın hata, noksan, kusur barındırabilir. Hatalı, kusurlu ve noksan olabilene hatasız ve kusursuz olan din, İslam adı vermek bir haksızlık, hatta bir zulüm olsa gerektir. Bu sebeple kendi inancımızın sadece algı olduğunu bilmeliyiz ve adını olgu yani İslam koymamalıyız. İnancımızdan bahsederken sadece kendi din algımızdan bahsettiğimizin bilincinde olmalıyız. Alglıya olgu muamelesi çekmemeli, böylece kendi çelişkilerimizi ve saçmalıklarımızı dine/İslama fatura etmekten uzak durmalıyız. Bu gerçekçi algı dinsel kaynaklı bağnazlıkları ve hoşgörüsüzlükleri de yok edecektir. Sorun herkesin kendi din algısını dinin bizatihi kendisi zannetmesinden kaynaklanmaktadır ki bu temel hata, aynı zamanda algılarımızı putlaştırmak demektir.

Bu da benim "şimdilik" kendi din algımdır. Hakikati arama yolculuğuna ömrüm olduğu müddetçe devam edeceğim. Zira buldum demekle bulunmuyor. Ben seneler içinde kaç kere buldum demişimdir. Şimdi dönüp baktığımda hiç bir zaman bulamamışım aslında. Bu, şimdiki itikadi durumum için de geçerli.

Bu vesileyle, tarih boyunca (hatta günümüzde) şirk koşuyor, dinsiz gibi gerekçelerle Allah, Bismillah, Allah'u Ekber diyerek insan katleden zalimlere bir kez daha lanet ediyorum. Onlar Allah'ın ecel gelene dek açık tuttuğu tövbe kapısını kapayan Firavunlardır. İnsan bugün şirk oşar, yarın hidayete erer. Bugün inkar eder, beş sene sonra inanır. İnsanın belli bir zaman dilimindeki  itikadını onun mutlak inancı sanan bu cahillere, İblislere,  fasıklara ve zalimlere ölene dek beddua etmeliyiz.

Aramak demiştim. Arayanlar bulur sadece. Buldum diyenler ise genellikle kaybeder. Bisiklet sürmeye benzer, hakikat yolculuğu. Durduğun anda devrilirsin. Pedalı çevirdiğin sürece ayakta kalır ve ancak o zaman yola devam edebilirsin. Yola devam edersen hedefine varabilirsin.

Allah Fatiha suresinde, hem de günde 40 kere, üstelik de namaz kılan kişilere bile "Beni sıratı müstakim üzere olan kullarının yoluna dahil eyle" diye dua etmemizi istiyor. "Buldum deme, namazında niyazında da olsan bu kadar emin olma ve aramaya devam et. " demektir bu. Müslümana bile "sıratı müstakim üzerinde olmayı iste." denilmesi çok düşündürücüdür. 

Son olarak şu satırlarla bu yazımı bitireyim. Malum, en muteber hadislerin yer aldığı Sahih-i Buhari için hadis otoriteleri dahil herkes "Kur'andan sonraki en güvenilir kaynak" der. Yani en muteber hadis eseri dahi vahiy gibi görülmez ve ikinci derecede güvenilir olarak kabul edilir. Bu durumda sormak lazımdır: Dinin bir bölümü Kur'an gibi birinci derece güvenilir kaynaktan, dinin diğer bölümü ise ikinci derece güvenilir eserlerden meydana gelebilir mi? Bu, dinde şek ve şüphe oluşturmak, dini tartışmaya açmak olmaz mı? Dinin tepeden tırnağa her şeyiyle birinci derecede güvenilir kaynaklardan oluşması lazım gelmez mi? "Kolonları çok sağlam ama kirişleri o kadar değil" dediğinizde o evi çok güvenilir olarak sunabilir misiniz! Bu, o ev hakkında güvensizlik ve teredüt yaratmak anlamına gelmez mi?

Nitekim dediğim gibi de olmuştur ve bugün dinimize yapılan fikri ve itikadi saldırılar büyük ölçüde hadisler üzerinden gerçekleşmiştir. Hadisler dinin yumuşak karnı olarak görülmüş, deizm ve ateizm akımları bile en önemli argümanlarını hep hadislere dayandırmıştır. 

Sanıldığı üzere hadisler peygamberimizin sözleri değildir. Peygamberimize ait olduğu iddia edilen sözlerdir. Hadisler birer rivayet olup sadece iddiadır. Bir iddia doğru da olabilir yanlış da. Hadisler İslam tarihi boyunca asla imani bir konu olarak görülmemiştir. İmanın şartları arasında hadislere iman diye bir şart yokur mesela. Hadis mevzusu son çeyrek asırda, belli maksatlarla imani ve itikadi bir mevzu gibi yansıtılmış, hadisleri din olarak kabul etmeyenlere hadis (hatta peygamber) inkarcısı denilmiştir. İnkarla hadislerin reddi bilinçli olarak yanyana getirilerek hem hadislere imani bir anlam yüklenmiş hem de insanlar üzerinde, inkar algısı oluşturularak psikolojik baskı kurulmaya çalışılmıştır. Oysa imanın şartları arasında peygamberin elçiliğine iman şartı vardır, ondan rivayet edildiği iddia edilen sözlere değil. Bu iddiaları, haddizatında sadece birer iddia oldukları halde, kesinmiş gibi bir kabulle, peygamberimiz buyurdu ki şeklinde lanse etmek, o sözlerin ona ait olmaması durumunda, peygamberimize yapılan bir iftira olacaktır. Bu ise büyük bir vebaldir. Bu sakıncayı da dikkate alarak, bu rivayetlerden bahsedilirken "peygamberimiz buyurdu ki" demek yerine "peygamberimize ait olduğu iddia olunan bir rivayette" denilmesi daha uygun olacaktır.

Son söz: Dünyda iki tür din vardır. İlahi dinler, beşeri dinler. İslam ilahi bir dindir denir. İslam ilahi bir din ise içinde beşeri unsurların ne işi var kardeşim? Uzun süre vahiy gelmediğinde kendisine sorulan sorulara dahi cevap verme hakkını kendinde görmeyen bir elçinin ümmeti, tek sahibi Allah olan bir dinde nasıl oluyor da ciltler dolusu beşeri malumat üretip de din diye, ilahi diye önümüze koyabildi? Adamların 1 İncil'i 4 olunca Hristiyanlık bozuluyor da bizimki 1 kitaptan 1000 cilde çıkınca bizimki neden bozulmuyor? Papaz eli değince tahrih olan bir din, molla eli değince neden ilk günki gibi kalıyor?

Şüphesiz ki en doğrusunu sadece Allah bilir.

Psikolog İzzet GÜLLÜ
www.izzetgulu.net



511 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Kamulaştırma Bize Neyi Gösterdi - 16/03/2023
.
Vahyi İnkıta Hadisesine Farklı Bir Bakış - 05/02/2023
Vahiy Yoksa Susun Mesajı
Yerli Selefiler Milli Robot Yapmış - 03/02/2023
Gerçek Tagut Kim?
Hatalı Kandil Algısı - 26/01/2023
Kandil Var mı Yok mu?
Son Risale Dersi - 23/01/2023
Buldum Deme, Hep Ara
Niyet Ettim Kırbaç İçin Namaz Kılmaya - 22/01/2023
Allah Dışı Kaygılara Kulluk Ettirmek
Şu Zamanda Akla Kurt Düşürmenin Önemi - 22/01/2023
.
Mutsuz İnsan Projesi - 21/01/2023
.
Ruhlarımızdaki Şeriat Çatışması - 19/01/2023
Şeriat Yok Diye Yanacak Yıyız?
 Devamı