• https://www.instagram.com/pskizzetgullu
  • https://youtube.com/@psikologizzetgullu
Algı Tamircisi
www.izzetgullu.net
Müflis Tüccarlar Ülkesi
13/01/2023
Biyolojide bir kanun vardır: Kullanılmayan organlar körelir. Bu sebepledir ki sürekli sağ kolunuzu kullanmak sol kolunuzdaki kas gelişimine bir yarar sağlamaz. Sol kolunun çalışmasını isteyenin bizzat o kolunu da hareket ettirmesi, onu da kullanması gerekir.
 
Bu örnekle şunu anlatmak istiyorum: Ev alırken, araba alırken, mağazada ürün seçerken filan çokça sorgulamak spesifik alanlarda, mesela din sahasında sorgulama yetisi kazandırmaz. Bir de "aman sorgulama, dinden çıkarsın, maazallah günaha girersin" denilmiş, sorgulama konusunda asırlarca korkutulmuşsanız bunu o alanda ya hiç yapamazsınız ya da hakkıyla beceremezsiniz.
 
İşte bu vb. sebeplerle, içine zerre misgal dahi olsa din, iman, ahiret, haram, helal, günah kaygısı giren sahalarda ilkokul birinci sınıf çocukları düzeyinde bir analiz ve sorgulama kapasitesi dahi sergileyemiyoruz.
 
Yıllardır kasıtlı olarak, özellikle de Atatürk'ü çaktırmadan hain göstermek adına "Lozan'da gizli madde var, o sebeple madenlerimizi çıkaramıyoruz" dendi. Kimse de çıkıp "Kardeşim Zonguldak'taki kömür madenleri, Adıyaman'daki ve Batman'daki petrol rafineleri neyin nesi" demedi, diyemedi. Milyonlarca insan bu kadar basit bir muhakemeyi dahi beceremedi.

Ha unutmadan: O, Kerkük ve Musul'u vermiş bir de! Sanki karşıdaki koskoca dünya devletleri her istediğimizi vermeye hazırdı da Mustafa Kemal hainliğinden almadı, "yok biz istemiyoruz, sizin olsun" dedi. Bir kişi de çıkıp "Yahu adı üzerinde, antlaşma masası bu. Aldıkların olur, verdiklerin olur." demedi, diyemedi. "O masadan anlaşamadan kalkarsan ve yeniden işgal başlarsa elde kalan Anadolu da gidebilirdi. Çünkü elde ne insan kaynağı kalmıştı ne de diğer imkanlar" gerçeğini göremedi. Kimse görmek istemeyen kadar kör olamıyor sahiden de! En büyük körlük ideolojik körlüktür. Bu sebeple ne sağcıyım ne de solcu. Bana biçilen hiç bir gömleği giymiyorum. Senelerdir kendi gömleğimi kendim dikiyorum. Ben ki sektörün önümüze koyduğu terapi elbisesini dahi kullanmıyorum, kendi terapimi kendim ürettim, kendi sorun felsefemle sorun çözüyorum. Bu sebeple zaten kliniklerde dahi çözülemeyen sorunlar evlerde çözülüyor. Başkası olma, kendin ol.

İşte bu vb maksatlı ve haince hamlelerle Atatürk nefretini adeta imanın 7. şartı haline getirdiler. Padişahın şarabını onun halifeliğine mani görmeyenler Atatürkün rakısını onun imanına engel addettiler. 1. Herkes keyfinden içmez, bazıları derdinden içer. Hiç kimse sınanmadığı bir günahın masumu değildir. Ömrü cehpelerde geçenin neler yaşadığını söğüt gölgesinde yayık ayran içenler anlayamaz. 2. Tek günah rakı içmek değildir. O günde bir kere içerdi en fazla, sen sabahtan akşama dek dedikodu yapıyorsun. Diş fırçalarken, bulaşık yıkarken, duş ya da abdest alırken bile iki kova su israf ediyorsun. Unutma: Allah içki içenleri değil, israf edenleri sevmem diyor. Kendi günahlarını küçümseme bence. Günahın yargısını Allah'a bırak,  çevrendekileri, komşunun ortanca kızını filan yargılamakla iktifa et.  3. Atatürk düşmanlarının tüm hayırlı amellerini toplasan (arada sırada dilencilere uzattıkları bozuk paralar da dahil) Atatürk'ün sadece meal çevirisinden yani ilahi mesajın diline vurulan prangaları çözmesinden alacağı hasenata denk gelmez. 4. Herkes kendi hata ve günahıyla ilgilensin, kimse riyakarlık yapıp da Allah'lık taslamasın.

Ha bi de hoca asmıştı evet, az kalsın unutuyordum. Hoca olunca kimse asılamaz aslında. Hoca çünkü. Suçu ne olursa olsun, hoca mı değil mi, o önemli! Pegamberimizin sevgili torununu katleden (hem de boynunu kesen) Yezid'i ömürlerinde bir kere  olsun nefretle anmayanlar sıra kurtuluş savaşı aleyhine fetva yayınlayanlara ve kıyafet devrimini bahane ederek "din elden gidiyor" adıyla iç kargaşa peşinde koşanlara verilen cezalara gelince beddua nöbetine girmeleri sahiden de göz yaşartıcı. Beşikte bebek boğduran padişahlara gelince yaşadıkları hoşgörü, metanet ve sükunet de çok takdire şayan elbette.
 
İşte bu sebepledir ki dinin başı da ortası da sonu da ihlastır. Bunun için de öncelikle gerçekçi olmalıyız ve toplum olarak analitik düşünme, muhakeme ve sorgulama yönünden son derece zayıf olduğumuzu bilmeliyiz. Her şey, özellikle de çare farkındalıkla başlar. Gerçekçi olamayan milletler gerçek anlamda ihlaslı da olamazlar. Özgür olmayan toplumlarsa gerçekçi hale gelemezler. Gerçek güneş ışığına benzer, kapalı odalara giremez. Ona özgür, uçsuz bucaksız bir tabiat gerekir.
 
Adam Allah, din, iman diyerek bir cemaat kuruyor. Sora peygamberi kamyon kasasına bindiriyor, müntesipleri bunu normal karşılıyor.
 
Biz ahirette toplu yargılanacağız deniyor, birbirimizin hayrından sevabından nasipleneceğiz, böylece kurtuluşumuz daha kolay olacak diyor, bir kere mürit olduktan sonra itiraz eden tek kişi çıkmıyor.
 
Bir diğeri demokrasi beşeridir diyor, ulemanın binbir çeşit beşeri görüşleriyle amel ediyor da bu yaman çelişkisinin farkına dahi varamıyor.
 
Bir diğer zümrenin fanatikleri ülkenin yüzde 99'u müslüman, burası İslam beldesi, müslüman mahallesi diyerek havasını basıyor ama laiklere, solculara, Atatürkçülere filan ecnebi muamelesi çekebiliyor. Müslümanlardan bahsederken bizim müslüman kesim filan diye konuşarak bu kesimi kenarda tutabiliyor. İçlerinden bir tanesi de çıkıp "Kardeşim bunca kesim müslüman dairesinin dışındaysa ülkenin nasıl yüzde 99'u müslüman oluyor" demiyor.
 
Sevdiğimizin başına bir dert gelince adı Allah derdi sevdiği kula verir oluyor, aynı musibet sevmediğimiz bir insanın başına geldiğinde ise etme bulma dünyası oluyor, ilahi adaletin tecellisi oluyor.
 
Dedim ya, bu kadar basit çelişkileri bile göremiyoruz. O halde öncelikle kendimize şu soruyu sormalıyız: Acaba farkına varamadığım daha kaç adet çelişkim var? Bu yönüm bu kadar zayıfsa, acaba ne kadar hata ve tutarsızlık içinde yüzüyorum da haberim dahi yok?
 
En uzun yolculuklar dahi ufacık bir adımla başlarmış. Farkındalık öncelikle bu basit sorularla başlar.
 
Kur'anı fazla değil, sadece bir kere anlayarak okuduğumda bize din namına anlatılan hemen hemen her şeyin Kur'anla ters olduğunu farketmiştim ve nice insanın çoktan kurtulmuş edasıyla yaşayıp gittiği bir hayatın sonundaki ebedi akıbetleri hakkında çok üzülmüştüm.
 
Allah kitabı tam detaylı yolladım, ondan başka hakem aramayın diyor. Çünkü O, kitap eksik, herşey yok, her şey açık değil, tefsir lazım, bizim ilmimiz ne ki, biz anlayamayız gibi bahanelerle başka hakemler (başka dini otoriteler) aranacağını biliyor. Bu sebeple de ne diyor: Kitabı açıklanmış bir halde indirdim, bu bahaneye sığınarak başka hakemler edinmeyin diyor. Bizim ümmeti Muhammed ise maşallah burada da inadına yapar gibi yine tam tersiyle amel ediyor ve Kur'andan başka ne kadar hakem varsa hepsine yarenlik ediyor. Bir kere işkillenmiyor, bir kere acaba demiyor, bir kere şüphe edip de Allah'ın mektubuna kulak kabartmıyor, elindeki yığınla malumatı bu ilahi ölçüye vurmuyor. Bir gece konaklayacak olsa beş tane otel dolaşıyor da ebedi konaklayacağı ahiret için ilk önüne çıkan fırkadan, ta son nefesine kadar bir milim şaşmıyor.
 
Allah Kur'an için, bunu size düşünüp öğüt alasınız diye indiridik diyor. İndiriliş amacı düşünmek ve öğüt almak. Biz düşünemeyiz, biz kim öğüt almak kim, biz anlayamayız ki deniyor. "Biz anlayamayacaksak neden Allah bize düşünüp öğüt alasınız diye indirdik diyor" diyemiyor. Bu kadar basit muhakemeler dahi yapılamıyor. Kitabın hepsini anlayamam düşüncesiyle anlayabileceği kadarından bile vazgeçiyor. Hiç anlamadan okumayı az anlamaya tercih ediyor.
 
Allah "Kişi için ancak kendi emeğinin karşılığı vardır" diyor, ölüye kendi emeğinin karşılığı olmayan sevapları bağışlıyor. Sorunca ise, bu ayet dünya malını kastediyor diyor. "O zaman miras niye helal? Miras kendi emeğimizin karşılığı mı" diyemiyor ardından. Hayır, bunları sadece okumamışları değil, dini tahsil yapmışları dahi yapamıyor.
  
Gidiyor, tam da "Bu kitap dirilere öğüttür" ayetinin yer aldığı Yasin'i ölülere okuyor.
 
Yine gidiyor, tam da "Sizden ücret istemeyenlere uyun" ayetinin içinde bulunduğu Yasin'i parayla okuyor, ücret mukabili okutuyor.
 
Ama bir konuda çok mahiriz: Hak yolda olmayı kendimizden başka kimseye yar etmiyoruz.
 
Atatürk şapka giymeyen alimleri astı klişesini bayrak yaparak sohbet sohbet dolaşıyor da Saidi Nursi hiç şapka giymedi, bir kere dahi sarığını çıkarmadı, onu neden asmadı diyemiyor. Bu vesileyle ey mü'min kardeş, şunu da bir sorgulayıver istersen: İnanmıyordu vb. bahanelerle Atatürk'ün hiç bir emeğini gömüyor, hiç bir hakkını teslim etmiyorsun ya hani! Senin dininde, bir insan inançsız olunca onun her hakkını afiyetle yemek helal mi? 
 
Atatürk dilimizi değiştirdi diyor da 1920 doğumlu büyük dedem neden bizim gibi Türkçe konuşuyordu diye soramıyor.
 
Allah diyor kalplerde olanı ancak ben bilirim, biz diyoruz müslüman zahire göre hükmeder. Yani müslümanın ölçüsü zahirdir, saç, sakal, ibadet filandır diyoruz. Ama sorsan Allah'ın dünyasında Allah'ın dediği olmalıdır. Allah kalp diyor, biz hayır zahir diyoruz.
 
İşte bu vb. nedenlerle Allah, din, iman diyen çoğu kişiler ve kesimler bizi kolayca aldatıyor. Gizli papaz uyanıklık yapsa da bizden daha çok teheccüde kalksa medreseye baş müderris olabiliyor bizim coğrafyada. Bir papaz itiraflarında, "Müslüman rolümü o kadar iyi oynadım ki kimse yokken bile sabah namazına kalkıyordum" demiyor mu!
 
Düne kadar kadınlar Cuma kılamaz diyenler şimdi kılabilir diyor. Ne oldu? Hani İslam güncellenemezdi? Yo, fikir değiştiren Allah değil burada (haşa), O'nun adına beşeri hüküm veren kulları. Ama sorsan hüküm sadece Allah'ındır, hakimiyet de sadece O'nundur. Allah, cinsiyet belirtmeden "Mü'minler cuma günü salat için çağrıldıklarında..." dediği halde asırlarca "Hayır, sadece erkekler" diye hüküm veren kendileri ama indirlenle hükmetmeyenler her nedense sadece Atatürk, onun sevenleri ile laik rejim!

Kim daha çok Allah diyorsa o hakiki müslüman, kim daha sık tevhid diyorsa o bize göre kurtuluş ehli.

Her sakallıyı deden bilme. Her kendine benzeyeni senden sanma artık. Her tevhid, tevhid demek değildir. Benzeyen şeyleri birbirine çok yakın veya aynı şey zannetme artık. Şurupla zehir de birbirine benziyor. İkisi de sıvı, ikisi de şişede, ikisi de koyu renkli. Biri öldürüyor, biri yaşatıyor.
 
Azıcık şüphelen artık kardeşim, şüphelen. Şüphecilik Spinoza'dan daha çok sana lazım. 

İddia ediyorum, bizzat da tanık olacağım zaten. Bu son üç makaleme başlayan çoğu insan sonuna dek okumayacak. Çünkü ezberleri zarar görecek. Zihin konforları bozulacak. Bakmayın siz, dünya boş, içindeki her şey değersiz güzellemelerine. İnsanların çoğu için zihin konforu ahiret konforundan bile daha önemlidir.

İtikadi sakıncaları bir kenara. Bir şairin de dediği gibi, "Dileyen burda pişer, dileyen ahirette." Meselenin önemi burasında değil. Esas mesele şu: İşte bilimsel olmayan dini eğitimin küçük yaştan itibaren verilmesinin (şartlandırma), eğitimin sadece dine indirgenmesinin (uyaran tekdüzeliği) ve irili ufaklı kapalı devre dini yapıların içine hapsolmanın (tek yanlı hipnotik etkilenme) en büyük sakıncası budur. Sizi bir kalıba sokar ve ölene dek başka tüm olası ihtimallere karşı kapatır. Konulara çok yönlü olarak bakabilmeyi zorlaştırır. Zira dini eğitim tek yanlıdır ve mutlaka bir kalıba sokar. Bu kalıba çok erken yaşta girmek ise çok daha büyük bir sorundur. Ondan sonra önünüze iki duvar örülür: Ya hiç dinlemez, farklı sesleri işitmeye bile tahammül edemez hale gelirsiniz. Ya da ama, fakat, lakin diye te'vil getirerek tanık olduğunuz onca yeni hakikate havada elli takla attırırsınız.

Mesela Kur'an istediği kadar "Cuma günü salat için çağrıldığınızda işi gücü bırakın. Sonra yeryüzüne dağılıp rızkınızı aramaya devam edin" desin. Siz, müslümanın tatil günü neden cuma değil diye eseflene eseflene bir ömür tüketirsiniz. Allah diyor, cuma günü salat arasından sonra çalışmaya devam edin, biz diyoruz niçin bizim tatilimiz cuma günü değil, niye biz cuma günü evde oturamıyoruz! Eminolun dini anlamak için geleneksel dini eğitime değil; tam tersine aklı, zihni ve fikri özgürleştiren bilimsel eğitime ihtiyaç var. Bakın bu olmadığında en basit çelişkilerin dahi farkına varılamıyor. Kaldı ki dinin eğitimi olmaz, sadece tebliği olur. Bu da ayrı mesele. 

Son söz:

"Şüphesiz en doğrusunu sadece Allah bilir." Dinden bahseden herkes, şayet Allah tarafından elçi olarak tayin edilmediyse ve "benim adıma konuşabilirsin ve her dediğin mutlak hakikattir" notu düşülmüş bir yazılı yahut sözlü onay belgesi almadıysa, sonuna bu çok önemli notu düşmelidir. Aksi halde  din sahası, kendi din algılarını dinin kendisi zanneden, algı ile olguyu, hak ile batılı birbirine karıştıran, kendi çelişki ve hezeyanlarını İslamın kendisi diye savuna savuna İslama en kabarık faturaları kesen, kısaca öznel algılarını putlaştıran, böylece nefislerini ilah edinen putperestlerden geçilmeyecektir. 

Psikolog İzzet GÜLLÜ
www.izzetgullu.net


222 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Yerli Selefiler Milli Robot Yapmış - 03/02/2023
Gerçek Tagut Kim?
Hatalı Kandil Algısı - 26/01/2023
Kandil Var mı Yok mu?
Son Risale Dersi - 23/01/2023
Buldum Deme, Hep Ara
Niyet Ettim Kırbaç İçin Namaz Kılmaya - 22/01/2023
Allah Dışı Kaygılara Kulluk Ettirmek
Şu Zamanda Akla Kurt Düşürmenin Önemi - 22/01/2023
.
Mutsuz İnsan Projesi - 21/01/2023
.
Ruhlarımızdaki Şeriat Çatışması - 19/01/2023
Şeriat Yok Diye Yanacak Yıyız?
Tevhid, Tağut ve Beşeri Aldatmacası - 17/01/2023
Davetçilere Davet
7 Milyarı Kesip Doğrayacak Mıyız? - 16/01/2023
 Devamı