• https://www.instagram.com/pskizzetgullu
  • https://youtube.com/@psikologizzetgullu
Algı Tamircisi
www.izzetgullu.net
Tevhid, Tağut ve Beşeri Aldatmacası
17/01/2023
Hitler'in propaganda bakanı Gobbels, "Bir yalan ne kadar büyük olursa ve ne kadar çok tekrarlanırsa o kadar çok inananı olur." der. Bu gerçekten mülhem olsa gerek tevhid de tevhid, tağut da tağut, beşeri de beşeri filan deyip duruyorlar. Sabah akşam bunları tekrarlıyorlar. Sahi, koskoca bir yalan veya yanlış çok tekrar edilirse hakikat olur mu? Gerçekte, dış dünyada olmasa da algı olarak, iç dünyanızda olur. Çünkü insanlar için gerçek, algıladıklarıdır. Bir insan gerçekte çok kötü birisi olabilir. Siz onu iyi birisi olarak algılamışsanız şayet, o kişiye iyi birisiymiş gibi tepki verirsiniz. Bakın, sizin için önemli olan o kişinin gerçekte nasıl olduğu değilmiş, sizin onu nasıl algıladığınızmış. 

Peki gerçekte Tevhid nedir, insanların algı dünyasındaki Tevhid nedir? Tevhid dedikleri şey Tevhid midir yoksa Teslis midir? Mesela Tağut kimdir, Tağutluk nedir? Sahiden de bir şey "Beşeri" olunca batıl mı olur? "Hüküm -yetkisi- sadece Allah'ındır" ve "Hakimiyet sadece Allah'ındır" diyenler bu konuda ne kadar samimidir? "İndirilenle hükmetmeyenler kafirdir, zalimdir" diyenlerin din anlayışında hep indirlenle mi hükmedilmiştir? Habire "Allah'ın dünyasında Allah'ın dediği olmalıdır" diyenlerin dünyasında ve din telakkilerinde sadece Allah'ın dedikleri mi olmuştur? 

Bu temel soruların cevabını verebilmek için sadece dini ilim yeterli midir? Doğru algılama - yanlış algılama probleminin burada rolü yok mudur? Makale bittiğinde esasında meselenin ilim sorunu değil, algı sorunu olduğunu göreceksiniz. Bu vesileyle, hep hoca bakış açısıyla yaklaşılan konulara bir de dini birikimi asla azımsanamayacak deneyimli bir psikolog nazarıyla bakılmasının önemi de açığa çıkmış olacaktır. Bazen konulara çok bilgi ile içerden bakmaktansa az bilgiyle dışardan bakmak daha yararlıdır. Zira çoğu sorun görüş açısı sorunudur. Görüş açısı ise nereden bakıldığına bağlı olarak değişir. 

Büyük ölçüde yukarıdaki soruların ele alındığı ve çok çarpıcı hakikatlerın aydınlığa kavuştuğu bu makalem biraz uzun olsa da sonuna kadar okumanızı öneririm. Hidayet Allah'tandır elbette, bu sebeple her okuyan insanda köklü itikadi değişimler beklemiyorum. Hele hele dini inancın rasyonel temellerle değil, tamamen kapalı devre yapılar içinde ve tek yanlı şartlandırmalarla inşa edildiği bir coğrafyada. Lakin bu makalenin yaşadığınız sürece sizde iz bırakacağını iddia edebilirim.

Sabah akşam şirk, tağut, beşeri vs. diye diye evladı ana babaya, kardeşi kardeşe, milleti hem birbirine hem de yaşadığı devlete düşman eden; palazlandıkları her yerde kardeş kavgası, kan, gözyaşı ve zulüm hakim olan; etkin oldukları ülkelerde insanların kendilerinden kaçıp Hristiyan Batıya sığınmak için Akdenizin soğuk sularına gömülmeyi bile göze aldığı radikal, dinci, tekfirci Sünni ve Selefi akımların sinsi hilelerinden, saç baş yoldurtacak kadar basit çelişkilerinden ve son derece maksatlı olduğu açık çarpıtmalarından bahsedeceğim. Bakalım tarikata türbeye karşı çıkmakla, arka arkaya tevhid de tevhid deyip durmakla tevhid ehli olunuyor muymuş; bunu hep beraber göreceğiz.

"Bu akımların başka coğrafyalardaki türevlerinden kaçmak için Hristiyan Batıya sığınmayı, bu yolda Akdenizin soğuk sularına gömülmeyi bile göze almak" dedim. Oysa müslüman, başkasının kendisinden emin olduğu kimsedir. Kaç insan bu radikal dini grupların şerrinden emin olabilir ki? Bunlar insanların imtihanına müdahale hakkını kendilerinde gören, onlara seçecekleri şıkları yasaklama veya dayatma yetkisine sahip olduklarını düşünen, böylece başkasının Rabbi/Allah'ı olmaya kalkışan, hem "Hidayet Allah'tandır" diye iman edip hem de "Niye hidayette değilsin" diye insan tekfir edebilen bir zihniyettir.

Başta bu dinci akımlar olmak üzere teokratik düzeni savunan tüm dini gruplar, aslında, Allah'ın bizi yaratma amacı olan, ancak özgürlük ve seçenek varsa yani tüm şıklar ve onları seçebilme hürriyeti mevcutsa mümkün olan ilahi imtihan olgusunu ifsat ettiklerinin -ne hazindir ki- farkında bile değillerdir. Zira bir yerde tüm şıklar  yoksa ve siz bazı şıklara  mecbur ediliyorsanız orada sahih bir imandan ve muteber bir imtihandan söz edilebilir mi! O yasak, bu yasak, şuna mahkumsunuz ama Allah sizi imtihan ediyor! Bu zihniyetin hakim olduğu her yerde imtihan sınıfı temelinden dinamitlenmiştir.

Akıldan ve bilimden kopmanın, ifrada ve tefride saparak dinde aşırıya gitmenin bir aklı, bir zihni, bir muhakemeyi, bir vicdanı ne hale getirebildiğini az çok farketmeye başladınız sanıyorum. Birazdan "Temel Argümanlarına Cevaplar" bölümünde çok daha fazlasını  göreceksiniz.

Biraz sabrederek bu makaleyi sonuna kadar okuduğunuz zaman bunca insanın, bu kadar çok ve bu denli basit çelişkiler içersinde nasıl yüzdüklerini görecek, hayretler içersinde kalacaksınız. Samimi olanlarının dahi bunca hileyi ve çarpıtmayı göremeyişlerinin temel nedeni dini sadece ilim işi  sanmaları, meselenin algı boyutunu atlamaları, böylece habire ilim üstüne ilim yığarken hipnotize olmalarıdır. Yani meseleyi sadece az ilim - çok ilim meselesi zannetmeleridir. Oysa esas mesele doğru algı - yanlış algı meselesidir. Cübbeli Ahmet hocanın mı ilmi azdır Mustafa İslamoğlu'nun mu! Selefi alimlerin mi ilmi noksandır yoksa Şii mollların mı! İlimle olsaydı, olurdu. İlimle olmadı. Olsaydı 1 kitaptan 1000 kitap, 1 dinden 1000 ayrı dincik  meydana gelmezdi. Zaten Kur'an da din meselesinin derin ilim işi değil, temiz akıl işi olduğunu söyler. Kaldı ki bizim ilim dediklerimiz laboratuarda üretilmiş nesnel bilgiler, bilimsel bulgular değildir. Ulemanın "beşeri" yorumudur, görüşüdür, kanaatidir. Kur'ani terminolojide bunun adı zan ve tahmindir. Allah dinde kesin bilgiyi önemser, "Hakkında kesin bilginiz yoksa peşinden gitmeyin" der (bilimselliğin önemine de atıf var). Zan ve tahminin ise hakikat namına bir değer taşımadığını söyler.

Bizim sektör her sorunu serotonin sorunu zanneder. Din sektöründe de her sorun sadece ilim sorunu zannedilir. Mesela unvanın psikolog ise senin otomatikman ilminin azlığına ve o konuda konuşamayacağına hükmedilir. Bu sebeple bu coğrafyada söylediklerinizin kıymetini fikirlerinizin isabet derecesi değil, unvanlarınızın derecesi belirler. Bu coğrafya emeğe değer vermez, etikete tapar. Dolayısıyla da bu coğrafya bir fikre değerli olduğu için değil, sahibi değerli ise değer verir. Bu coğrafya koskoca bir insanın kıymetini fikrine ve inancına indirgeyenler, bir çürük domates için bir kasa dolusu domatesi çöpe atanlar coğrafyasıdır. İstersen insanlığı kurtar. Bir konuda onlardan ayrı düşünür, onlardan farklı inanırsan seni anında defterden silerler. Oysa bu adaletsiz tutum zulmün alasıdır. Atatürk boşuna devrimler yapmadı. Coğrafya kaderimiz olmasın istedi. Kadere kim direnebilir ki! Ancak 100 sene direnebildik haliyle. Makus talih geldi ve yine yakamıza yapıştı. Millet Mars'ta koloni peşindeyken biz nelere cevap yetiştirmeyle meşgul oluyoruz.

İlim arttıkça ilk başta hakikat size yaklaşır. Ancak bir şeye ne kadar yaklaşırsanız onu görebilmeniz o oranda zorlaşır. Elinizi gözünüze iyice yaklaştırarak bunu siz de deneyimleyebilirsiniz. Çok fazla ilimle iştigal edildiği halde son derece basit gerçekleri dahi göremeyişe, son derece korkunç çelişkiler içersinde yüzülmesine bizim alanda "mesleki körlük" denir. İnsanlar çok yoğun bir şekilde iştigal ettikleri konularda malumat sahibi olurken bir yandan da kısmi bir algı körlüğü içine girerler. Oysa algı kaynaklı sorunlar daha çok ilimle telafi edilemez. Susuzluk sorunu yemek porsiyonunu büyütmekle çözülemez. Tek yanlı girdi yüklemesi yapan, müntesiplerini başka uyarıcılara kapatan ve kapalı devre işleyen tüm dini - ideolojk yapılarda bu olgu çok yaygındır. Bu sorunun tek ilacı ise girdi - uyarıcı çeşitliliği sunarak körleşmeyi önleyen demokrasi iklimi, bu iklimin doğuracağı sorgulama kültürü ve ancak bu iki zemin üzerinde hakkıyla yeşerebilecek bilimsel eğitimdir.

Dikkat edin: Hemen her dini fraksiyon Kur'andan bir ya da iki temel kavramı alıyor, ömürleri boyunca onunla yatıp onunla kalkmaya başlıyor. Bu ise indirgemeci, sadece bir iki alanda duyarlılığı artmış, haliyle de bütüncüllükten uzaklaşmış, itidali ve dengeyi  kaybetmiş sivri bir dindarlık türü meydana getiriyor. Oysa Kur'anda her temel kavramın yeri, önemi, ağırlığı vardır. Kur'an indirgemeci değildir. Tevhide de şirke de salih amele de iyiliğe de sevgiye de zikre de tövbeye de barışa da korkuya da ümide de yer verir. Bu konuda dengeli bir ağırlık, dengeli bir dağılım izler. Bu ise, şayet Kur'anın bütününden beşlenmişse müslümanın da dengeli (mutedil) olmasını sağlar. 

"Dini parça parça edip dinde grup grup olmayın." ayetine rağmen, adeta inadına yapar gibi fırka fırka olmuş, üstüne de tutturdukları yolla ve "müslüman" sıfatını yeterli bulmayıp aldıkları ve tamamen "kendi yakıştırmalarından" ibaret olan isimlerle övünen mevcut hizipler ise hangi ideolojiye sahiplerse eğer, ona göre bir iki kavramı alırlar, onu öne çıkarırlar, sonra da ömürleri boyunca onların etrafında yedi yirmi dört dolanıp durmaya başlarlar.

Kimi zikri öne çıkarır, kimi imani meseleleri, kimi de şirk ve tevhid konusunu. Oysa Kur'an 7/24 şirk ve tağut demediği halde bu kişi ve kesimler sabah akşam şirkle yatıp tağutla kalkmaya başlarlar. Bu, meselelere Allah'ın baktığı ölçülerle bakmama, adaleti yitirme, itidalden sapma, dinde aşırıya kaçmadır. Dinde her türlü aşırıya gitme, "Ne kadar dindarlaşılırsa  (hayattan ne kadar çok kopulursa, ne kadar çok ibadetle zaman geçirilirse) ya da bazı meseleleri ne kadar aşırı vurgularsa o kadar iyi" şeklindeki yerleşik anlayış ruhbanlıktır ve İslamda ruhbanlık men edilmiştir. Elçinin dahi dinde aşırıya gitmeyin (vasat ümmet olun) dediği söylenir. Dikkat ederseniz eğer bunların tamamı kapandıkları sırça köşklerinden (papazların, keşişlerin manastırlara kapanması misali) halka sabah akşam dini nutuklar çekerler. Oysa elçi asla böyle yapmıyordu. O sadece vahyi tebliğ ediyor, habire telkin yaparak iradeler üzerinde baskı kurmuyordu. Şirk çok önemli diye aralıksız şirk anlatılmaz. Şirkle ilgili ayetler bellidir. Kur'an, şirk çok önemli diye başından sonuna kadar sürekli şirkten bahsetmez. Bir ilaç çok önemli diye 24 saat boyunca içilmez. Bu ifrat ve tefrit tutum sadece Kur'ani ölçülerden sapmak değildir, en başta insanları meselenin önemine karşı duyarsızlaştırmak demektir.

Haliyle, Kur'an bütüncüllüğünden kopmaya ve sürekli olarak bir iki ayet etrafında dolanıp durmaya bağlı olarak gelişen bu itikadi sapma; yaşantı olarak da bütüncüllükten kopmuş, ifrada veya tefride kaymış, mutedillikten uzaklaşmış, bir iki alanda kemikleşmiş sağlıksız dindarlık tipleri meydana getirir. Kimi aşırı halim selim ve ürkek olur, kimi de önüne çıkanı tekbirler eşliğinde doğrayacak hale gelir. Bir taraftan dini sohbet eşliğinde dans eden gruplar çıkar, öte yandan düğünleri bile cenaze törenine çeviren anlayışlar meydana gelir. Görüldüğü üzere bu seçici algılamalar, vahyin dengeleyiciliğinden ve bütünselliğinden kopuk indirgemeci anlayışlar Kur'ani de değildir, akli ve bilimsel de değildir. Bu sapma; Kur'an dışı zanni kaynaklardan beslenmenin,  kaynağını daha ziyade başka kişi, ideoloji ve oluşumlardan almanın tabii bir sonucudur. Daha doğru bir anlatımla, dini önce beşerileştirmenin, sonra ideolojileştirmenin ve ardından da kurumsallaştırmanın; böylece onu bir propaganda aracına dönüştürmenin neticesidir.

Diğer yandan, çoğu insan dinde aşırıya gittikleri ölçüde kendilerini daha takva hissederler. Oysa bu his de çoğu hisler gibi yanıltıcıdır. Yine büyük günahları olup da derin suçluluk duyguları yaşayanlar da dinde aşırıya giderek  telafi algısına girerler (bak eksiklerimi şimdi fazlasıyla telafi ediyorum duygusu), kendilerini bu şekilde affettirdikleri vehmine kapılırlar. Bu motivasyonlar da dinde ölçüyü kaçırmaya ve bazı alanlarda sivrilmeye sebep olur. Bir taraf fazlasıyla öne çıktığında otomatikman diğer yanlar geride kalır. Bir arabanın önüyle arkası aynı oranda öne çıkabilir mi! Dolayısıyla bu kişilerin dinde bir iki temel kavramı öne çıkarırken sevgi, hoşgörü, merhamet gibi alanlarda çok geride kaldıkları görülür. Sözgelimi  bir  - iki ayetten -onu da bağlamınından kopararak ve zorlama yorumlarla- tağut vurgusu çıkarabilmek uğrunda tüm ömürlerini harcarken üst kattaki aç olan komşusunun kapısını bir kere bile çalmamak gibi. Bir iki ayetin etrafında habire dolanırken diğer çok önemli ayetleri rahatlıkla yok sayabilmek ve bir kere olsun ağızlara almamak gibi. Bu sebeple dindarlığın azlığı veya çokluğu meselesi değil, kaynağını nereden aldığı hususu çok daha önemlidir. Zira bu, itidali ve sapmayı belirler.

Şimdi de evladı ana babaya, kardeşi kardeşe, milleti hem birbirine hem de devletine düşman eden; kalpleri kinle, öfkeyle, nefretle dolduran; sevdirmedikleri gibi nefret de ettiren; palazlandıkları her yerde sevgisizlik, düşmanlık, cehalet, iç savaş ve zulüm meydana getiren tekfirci, radikal ve dinci akımların temel çelişkileriyle sinsi hile ve çarpıtmalarını tek tek ele almak, böylece onu bunu, kibirli bir şekilde şirkle, tağutlukla vs. suçlayanların ne denli büyük çelişkiler ve çarpıtmalar içinde yüzdüklerini ama çoğunun bunların tek bir tanesinden bile haberinin olmadığını göstermek istiyorum. 

TEMEL ARGÜMANLARINA CEVAPLAR

"Beşeri kanun... O beşeridir, bu beşeridir... Demokrasi beşeridir." diyorlar. Ama kendileri ulemanın beşeri görüşleriyle amel ediyorlar. Savundukları dini telakkinin bile yarıdan fazlası beşeri hükümlerden (ulemanın görüş ve kanaatlerinden) oluşuyor. 

Onu bunu beşeri diye batıl ilan edenler Ebu Lehep'le Ebu Cehil'in bile kullandığı ve tamamen Arap örfü olan beşeri "Ebu" takısına bile adeta kutsal/İslam muamelesi çekiyor. Bize gelince bir şey "beşeri" olunca batıl oluyor, kendilerine gelince ise caiz!

Allah "Sizi isteseydik tek kavim yapabilirdik -ama tanışasınız diye- farklı kavimler halinde yarattık." der. Bunlara göre ise her millet sadece Arap kavmine benzemelidir. İşlerine gelince beşeri olan kültüre bile adeta din muamelesi çekiyorlar. "Din aynı zamanda yaşam biçimi ve yol demektir. Demokrasi de bir yaşam biçimidir, o da bir yoldur ve bu sebeple o da bir dindir" derler. Bu beşeri dine tabii olmayın derler. Arap örfü ve kültürü de bir yaşam biçimi, bir yol değil midir? Arap kültürünü ve örfünü yol ve yaşam biçimi edinmek neden beşeri bir dine tabi olmak sayılmaz?

İşte samimiyetleri ve mantıksal tutarlılıkları maalesef ki bu kadardır. Ne hazindir ki bu kadar basit çelişkileri dahi göremiyorlar. Bu coğrafyaya önce din değil; önce felsefe eğitimi, önce algı ve düşünce eğitimi gerekiyor. 

Ha unutmadan: Şapkalı kanun yapınca beşeri, sarıklı kanun yapınca ilahi oluyor!
 
"Hüküm (yetkisi) sadece Allah'ındır" diyorlar. Oysa kendi din anlayışları, Allah dışında hüküm veren sayısız paralel dini otoriteyle dolu. İcma, kıyası fukaha, içtihat, fetva gibi yollarla ulemanın verdiği, fıkıh kitaplarında da yer alan ve kendileriyle amel edilen binlerce hüküm; hüküm yetkisini sadece Allah'a vermediklerinin, bu ayetle amel etmediklerinin, bu ayeti sadece göz boyamak için kullandıklarının en bariz göstergesidir.
 
"Hakimiyet sadece Allah'ındır." diyorlar. Oysa kendi din anlayışlarında hakimiyet sadece Allah'ın değildir. Hakimiyet Allah, elçisi ve ulema arasında 3'e pay edilmiştir. Halbuki elçi "Ben sadece vahye uyarım" demiştir. Hatta bir ara vahiy süreci kesintiye uğradığında (vahyi inkıta olayı) konuşmamış, zorda kalma pahasına da olsa sorulan soruları cevapsız bırakmış, kendisi hüküm vermemiş, sabırla gelecek vahyi beklemiştir. 
 
"Allah'tan başka ilah/otorite, Allah'tan başka kanun ve kural koyucu yoktur." derler. Oysa kendi din anlayışlarında tek kanun ve kural koyucu, tek otorite Allah değildir. Elçi de kanun ve kural koyar, ulema da kanun ve kural koyar. Görüldüğü üzere din anlayışları tek otoriteli değil, üç otoritelidir. Bunun adı dinde otoriteyi bir'lemek değildir, üç'lemektir. Bu ise tevhid değil,  teslistir.
 
"Allah'ın dünyasında Allah'ın dediği olur." derler. Lakin Allah celde derken recmi savunurlar. Yine, Allah "Bu kitapta eksik bırakmadık" derken Kur'anda her şeyin olmadığına inanırlar. Allah "Bu Kur'an en doğru yola iletir" derken sadece Kur'anla doğru yolun olmayacağını savunurlar. Eksikliklerden münezzeh olan Allah'ın (haşa) eksik kitap, noksan din yolladığına iman ederler. Allah, "Kur'andan başka hakem aramayın" dediği halde, akideleri Kur'an dışı sayısız hakemle (hüküm verici ile) doludur. Bunlar sadece birer örnektir. Bırakın Allah'ın dünyasını, daha Allah'ın dininde bile Allah'ın dediğinin olmasına müsaade etmezler.
 
"İndirilenle hükmetmeyenler kafirdir, zalimdir" derler. Allah, indirilen kitabında namaz kılmayanlara ve içki içenlere dünyevi bir ceza hükmü vermemişken fıkıh kitapları ve savundukları şeriat rejimleri namaz kılmayanlara ve içki içenlere yönelik ceza kanunlarıyla doludur. Hani indirilenle hükmetmek gerekiyordu? Allah'ın ceza vermediği konularda bile cezaya hükmetmek, indirlenle hükmetmek midir?

"Şerat Allah'ın kanunudur." derler. Oysa Şeriat rejimleri ulemanın koyduğu sayısız beşeri kanunla doludur. Mesela içki içenlere ve namaz kılmayanlara yönelik dünyevi ceza kanunlarını Allah mı koymuştur?
 
"Onlar kendi elleriyle kitap (hüküm/kanun/kural) yazarlar ve 'bu da Allah'ındır' derler." Bakara, 79
 
Tağutluk, tağut filan derler. Oysa tağut, beşeri kanun ve kural koymak değildir. Tağutluk, Allah adına beşeri kanun ve kural koymaktır. Zira Allah'lığa kalkışmak, haddi aşmak, kulu Allah'a eş koşmak ve denk tutmak budur. Beşeri dünyada beşeri kanunlar olmaz mı! Sağlık Bakanlığı Teşkilat Yasasını Allah mı koyacak? Allah Şura ayetiyle yani ortak akılla buna izin verir. 
 
"Laik rejim dinsizdir, çünkü Allah'ın kısas vb. emirleriyle amel etmiyor" derler. Ama Allah'ın yalan söyleme, gıybet etme, israf etme, kötü zan besleme vb. emirleriyle amel etmediklerinde kendileri dinsiz olmazlar, en fazla günah işlemiş olurlar! Sanki kendileri Allah'ın her emriyle yüzde yüz amel ediyorlar!

Nasıl da devleti ve milleti dinsiz imansız görmeye, nasıl da rejimi ve kendilerinden başkasını müşrik/kafir göstermeye daha yolun başında niyet etmişler; öyle değil mi? Kedi yavrusunu yiyeceği zaman fareye benzetirmiş. 

Zorda kalınca hadisler de vahiydir derler ama hadislerden bahsederken "Allah buyurdu ki" demezler, "Peygamberimiz buyurdu ki" derler. 

Koskoca Kur'anın içinden beş - on ayet seçerler, sabah akşam onları tekrar ederler. Onları da bağlam ve anlam olarak çarpıtırlar. Ortadoğuyu kan gölüne çevirenlerle, aslında kime hizmet ettikleri çok da meçhul olmayan gruplarla kardeş olan ideolojilerine alet ederler, bu ayetleri.

Fakat dikkat edin:

"Muhammed sadece bir elçidir.",
"Ey Muhammed de ki: Ben sadece vahye uyarım",
"Kur'andan başka hakem (hüküm mercisi) aramayın.",
"Biz Kitapta eksik bırakmadık."
"Bugün dininizi kemale erdirdik."
"Dinde zorlama yoktur."
"Onların işi istişareyledir."
"Dinde grup grup ayrılmayın."
"Kalplerde olanı ancak Allah bilir." (Mesela bu ayet iyice açığa çıkarsa kimi tekfir edebilecekler ki!)
"Firavun'u bile güzel sözle çağır." (Oysa kendileri hemen herkese sabah akşam Firavun, tağut, müşrik filan deyip dururlar) gibi sayısız ayeti ise işlerine gelmediği, kendi ideolojik din anlayışlarıyla çeliştiği için ağızlarına almazlar. İnkar neydi? Gerçeğin üstünü örtmek, hakikati gizlemek demek değil miydi? Ama bir kere olsun aynaya bakmazlar, günün yirmi dört saati Allah'lığa kalkışır, onu bunu tekfir eder dururlar. 8 milyar insanı İslama davet etmek yerine Hasan ile Fatma'yı kendi hiziplerine davet ederler. Sanki İslam sadece müslümanları İslama davet etmek için gönderildi. Sorsan İslam evrenseldir derler, İslam tüm insanlığa geldi derler fakat iki üç dil öğrenelim de Norveçte, Japonya'da falan İslamı anlatalım tasası gütmezler.  Onların derdi bu coğrafya ile ve müslümanlarladır. Haliyle de Hans'ı İslama değil, Hasan'ı tefrikaya çağırırlar.

Bunlar hem "Hidayet Allah'andır" diye iman eden hem de "Niye hidayette değilsin" diye adam tahkir ve tekfir eden, Allah'ın hidayet taksimine bile itiraz edip kafa tutanlardır. Hatta bu tağuti zihniyetin Ortadoğudaki iz düşümleri, ellerine geçen ilk fırsatta, bu bahaneyle kelle bile kesiyor.

Bunlar Ortadoğuda 25 - 30 yaşındaki komşusunu müşrik diye katleden, insanın değerini sadece o anki itikadına indirgeyen,  "bugün şirk koşabilir ama yarın hidayete erebilir, uzun insan ömrü, içinde bulunulan sınırlı dönemden/yaştan ibaret değildir" gerçeğinin üstünü örten, Allah'ın son nefese kadar açık tuttuğu tövbe kapısını kapatan Firavuni zihniyetin iz düşümüdür. Unutmayın: Benzer nedenler benzer sonuçlar doğurur. 

Bunlar kendileri dururken başkalarına emreden, kendi nefislerini temize çıkarmaya çalışan, dini önce beşerileştiren, sonra da ideolojileştirenlerdir.

Bunlar inanmadıkları ve küfür gördükleri demokrasinin imkanlarıyla demokrasinin altını oyanlar, necaset dedikleri suyla abdest alanlardır. Tağut diye T.C.  mahkemelerinde yargılanmayı haram ve zul sayarlar ama zındık gördükleri demokrasinin ve kefere dedikleri Batının nimetlerini afiyetle yerler.

Dedim ya, bunlara göre o beşeri, bu beşeri olduğu için batıldır ama sıra kendilerine geldiğinde beşeri olan şeyler din bile olur, o beşeri şeylerle amel ederler. 

Bunlar "Onlar her sözü dinler, en güzeline uyar" ayetiyle amel etmeyen,  ezberlerine aykırı bir söz veya mesaj duyduklarında bir anda kin ve öfke kusanlardır. Seni asla mü'mine ve insana yaraşır bir medeni üslupla dinlemezler. Kalpleri kin, kibir ve nefretle doludur. Çoğuyla sosyal medyadan yazışmam oldu, iyi bilirim. Genellikle de duymaya tahammül edemeyip engellerler.

Demokrasi, sunduğu özgürlük iklimi sayesinde bu zihniyetle ilmi ve fikri mücadele imkanı veriyor bize. Laiklik ise bizi bu tür akımların şerrinden koruyor. Ee tabi demokrasiyi sevmezler. Biri çıkar böyle, tüm ezberlerini bozar atar. Atatürk'ü niye sevsinler ki! Bu özgürlüğe giden yolu açtı ve tek yanlı girdilerle zihinleri şartlandırma ve hipnotize etme esası üzerine kurulu olan sistemlerine çomak soktu.

Din olgu, inanç ise algıdır. Bunlar kendi beşeri din algılarını dinin kendisi diye sunan, kendi beşeri din algılarını putlaştıran (zira her algılama işi beşeri bir bilgi işleme sürecidir ve yığınla hata, yanlış barındırabilir), böylece kendi zan ve tahminlerinin, kendi çelişki ve saçmalıklarının dinin kendisi (İslam) olarak algılanmasına, bu yanlışın ve zulmün yerleşip kökleşmesine yol açarak kabarık faturayı İslama kesenlerdir. Bu zihniyetin başka coğrafyalardaki iz düşümleri nedeniyle İslam dendiğinde Allahu Ekber ile (Allah'ın adıyla) kelle kesmek özdeş algılanır hale gelmiştir.

Elçi vahiy gelmeyince haftalarca cevap veremezdi. Elçi asla vahiysiz konuşmazdı. O dinin sahibi değil, sadece elçisi olduğunu biliyordu. Bunlar dinin ortağı gibi davranma hakkını kendilerinde görürler, aradan bir kaç ayet cımbızlar, onun üzerine kendi beşeri algı ve yargılarıyla saatlerce ileri geri konuşarak adeta destan yazarlar. Bunlar her sözlerinin sonuna "Şüphesiz en doğrusunu Allah bilir" notu dahi düşmezler. Zira Allah'ın dininde hata etmekten, yanlış yapmaktan, zulme düşmekten, vebal almaktan korkmazlar. Bunlar herkesi din ile korkutup kendileri bu korku duygusundan nasiplenmeyenlerdir.

Allah elçisine sen onlar üzerinde vekilimiz değilsin der; bunlar ise kendilerini Allah'ın dininin hüküm ve yargılama ortağı (zira din gününün sahibi sadece Allah değilmişçesine onu bunu yargılarlar), Allah'ın dininin jandarması/bekçisi kabul ederler. 

İslam ve bu coğrafya bu zihniyetlerden çektiği kadar hiç bir şeyden çekmemiştir. Bunların palazlandığı yerde asla barış, huzur ve esenlik göremezsiniz. Bu zihniyet kardeşi kardeşe, evladı ana babasına, milleti devletine düşman yapan zihniyettir.

Tüm argümanlarını gördünüz. Uğruna ömürlerini adadıkları akide ve temel mantık örgüleri bu! Her birisi örümcek evi kadar temelsiz ve çürük. Bir tanesi olsun samimi, makul, tutarlı ve rasyonel olmaz mı arkadaş? Evet, sadece bir tanesi bile!
 
Ya ilkokul birinci sınıf düzeyinde dahi bir sorgulama ve analitik düşünce becerisi yok ya da son derece uyanıklar. Bu sebeple de sanırım kendilerini akıllı, alemi ise sersem sanıyorlar. 
 
Demek ki neymiş; tevhid de tevhid demekle, sabah akşam tevhid vurgusu yapmakla, tarikatlara ve türbelere filan karşı çıkmakla tevhid olmuyormuş! Ey, şeyhlere karşı çıkıp İbn-i Teymiyye vb. farklı isimler altında kendilerine şeyh ve otorite edinenler!

Demek ki neymiş; birbirine benzeyen iki şey aynı şey demek değilmiş. Zehir ile şurup da bir birine benzer. İkisi de sıvıdır, ikisi de koyu renklidir, ikisi de şişededir. Lakin biri yaşatır, biri öldürür.

Haydi, samimiyseniz eğer, oturun da kalan ahir ömrünüzde "Biz nasıl bu kadar korkunç yanılgılar, çelişkiler ve hileler içindeymişiz" diye tövbe edin. Kendi hezeyanlarınızı ve saçmalıklarınızı İslam diye suna suna, bu şekilde Allah'la ve din ile aldata aldata, müşriklik ima ederek onu bunu  ailesine, halkına ve devletine düşman ede ede, tağut düzen vs. diyerek sabah akşam fitne ve tefrika tohumları eke eke hakkına girdiğiniz bu coğrafyadan, hasseten de bu devletten ve milletten helallik dileyin.

Bana, her bir iddialarına karşı son derece zekice ve hikmet dolu bu ilmi ve fikri argümanları ilham eden yüce Allah'a şükürler olsun.

Bu zararlı akımlarla mücadele arada sırada liderlerini yakalayıp üç beş sene hapse atmakla olmaz. Bu makalemde ve diğer yazılarımda belirttiğim özgün fikri ve ilmi delillere sahip çıkmakla olur. Zehirli fikri akımlarla mücadele panzehir fikirlerin yaygınlaşmasıyla olur. 

Son söz:

İzinsiz bir elma yedi diye Hz. Adem'i cennetinden kovan Allah'ın bunca hileyle, yalanla, iftirayla ve tekfirle milyonlarca insanın hakkını yiyenleri cennetine alacak sanıyorlar.

Dinler tarihi bir bakıma Allah ile aldatmanın, hak ile batıl mücadelesinin  tarihidir. 

Bir hizbe, bir ideolojik kalıba girip de dünyanın merkezini bulmuş gibi davranmayın, habire tek yanlı girdilerle şartlanmayın. Şarapla şartlanma aynı sonucu verir, ikisi de sarhoş eder. Her fikri, her görüşü, her kaynağı okuyun. Çünkü okumayan milletlerin canına okuyorlar.

"Onlar sözü dinler, en güzeline uyar."

Hak yolunun üzerine pusu atanlar ise her sözü (ve her sözün dinlenebilmesine olanak veren özgürlükçü yapıları) şeytanlaştırır, sadece kendi sözlerinin dinlenmesini isterler.

Çünkü karanlık ışığı sevmez. Karanlık uyutur, ışık ise uyandırır.

Şüphesiz en doğrusunu sadece Allah bilir.

Daha detaylı bilgi ve farkındalık için "ELEK" kitabımı ve "Şeriat Allah'ın Kanunu Mu?" başlıklı makalemi okuyabilir, ilgili YouTube videolarımı da izleyebilirsiniz.
 
Psikolog İzzet GÜLLÜ
www.izzetgullu.net


Not: Maalesef ülkemizde birçok insan dindarlaştığı ölçüde, çoğulcu bir toplum olarak barış içinde yaşamamıza vesile olan demokratik kültüre ve cumhuriyet değerlerine düşman haline geliyor. Demokrasi, laiklik ve Atatürk nefreti adeta imanın 7. şartı haline getirilmiş durumda. Bu durum orta ve uzun vadede ülkemiz için ciddi bir beka sorunu oluşturmaktadır. Hemen her alanda nice yeni fikirler ve bakış açıları geliştirmiş deneyimli bir psikolog olarak bu konularda da elbette söyleyecek çok sözüm var. Bu sebeple, son derece özgün detaylara ve çok önemli püf noktalarına değinen, haliyle de birçok hususta ezberleri bozan son 8 makalemi özellikle okuyun, okutun ve paylaşın. Din üzerinden kin ve nefret tohumları eken, demokrasi iklimini ya hiç oluşturamayan ya da zaman içinde yok eden toplumların perişan hali ortadadır. Bu konuda duyarlı olalım. Unutmayalım ki cehaletin ve ondan kaynaklanan bağnazlığın bedeli çok ağırdır. Bağnazlığın ve gericiliğin eskiden beri el altından hep beslendiğini, hem hiziplere bölerek ayrıştırmak hem de aklı, sorgulamayı ve bilimi değersizleştirici çabalarıyla toplumu geri bırakmak için sinsice bir enstrüman olarak, bir silah olarak kullanıldığını sakın unutmayın. Fevzi Çakmak'ın dahi ta o tarihte dediği gibi, bu yapıların bir çoğu emperyalizmin ileri karakollarıdır.


1419 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Yerli Selefiler Milli Robot Yapmış - 03/02/2023
Gerçek Tagut Kim?
Hatalı Kandil Algısı - 26/01/2023
Kandil Var mı Yok mu?
Son Risale Dersi - 23/01/2023
Buldum Deme, Hep Ara
Şu Zamanda Akla Kurt Düşürmenin Önemi - 22/01/2023
.
Niyet Ettim Kırbaç İçin Namaz Kılmaya - 22/01/2023
Allah Dışı Kaygılara Kulluk Ettirmek
Mutsuz İnsan Projesi - 21/01/2023
.
Ruhlarımızdaki Şeriat Çatışması - 19/01/2023
Şeriat Yok Diye Yanacak Yıyız?
7 Milyarı Kesip Doğrayacak Mıyız? - 16/01/2023
T.C. Teheccüde Kalkmıyor - 16/01/2023
Dini Olan Devlet Tağutlaşır
 Devamı