• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/groups/1551421931768073/
  • https://twitter.com/pskizzetgullu
Anket
Görüşünüzü Paylaşın

Fidan Hanımın Cevabı

FİDAN HANIMIN EŞİ TOMRUK BEYE MEKTUBU

Merhaba Tomruk. Mektubunu dün aldım. 

Evliliğimiz boyunca sürekli beni suçlarken bir kez olsun hatalı olabileceğimi düşünmek gelmiyordu içimden. En fazla “huyum böyle” zannederdim. Çünkü kendimi sürekli haksız bir saldırı altında hissediyor, haliyle kendimi savunma çabası içinde oluyordum. Kendimi savunmaya bu denli yoğunlaşmışken bunu bırakıp da kendime eleştirel bakmam nasıl mümkün olabilirdi! Şimdi yazını okuyunca, beni değil de sadece kendini eleştirdiğini görünce bende de tuhaf bir biçimde kendimi eleştirme duygusu oluştu. Hatta, “Keşke bende de bir sürü hata çıksa da eşime ayıp olmasa” dercesine garip bir duygu içine gömüldüm. Sanki senin bunca hatana ben de en az seninki kadar hata ile mukabelede bulunmalıymışım, yoksa sana ayıp olurmuş, seni mahcup edermişim gibi. 

Demek ki bir şeyi sağlayabilmenin yolu bildiğimiz o eski yaklaşımlardan geçmiyormuş, onu anladım. Demek ki eşimizin değişmesi, bunun için de kendisini eleştirmesi gerekiyorsa şayet bunun yolu düz bir mantıkla ha bire yüklenmekten değil, aslında tamamen kendimizi eleştirmekten geçiyormuş. Bunu da öğrendim. Tabi ki biraz geç olarak, bir yığın bedel ödeyerek.

Beni sürekli eleştirirken aslında tahammülünün düştüğünü, çünkü son dönemde bana olan sevginin azaldığını hep fark ettim. Bu beni deliye döndürdü, kadınlık onurumu zedeledi. “Eşim beni niçin eskisi gibi sevmiyor. Eskiden hoş görebildiği şeyleri şimdi neden göremiyor” diye düşündüm haliyle. “Allah kimseyi gördüğü günden geri koymasın” derler, malum. Oysa bunun nedenlerini kendimde aramalıydım biraz da. Çünkü ortada sevilecek bir kişi varsa normal olan her insan bu kişiyi sevebilir, değil mi! Bir kişi sevilecek birini neden sevmesin ki, niçin sevmemek için uğraşsın ki. Zaten uğraşsa bile bu nasıl mümkün olabilir ki!

Yani bana olan sevgindeki azalmanın, dolayısı ile de sabır, hoşgörü ve katlanma gücündeki düşmenin öncelikli nedeni bendim, benim son dönenmedeki “fark edemediğim” değişimlerimdi belki de. 

Dışarıya çıkarken makyajsız, bakımsız tek bir gün dahi adım atmadım. Sorduğunda ise bunu -sanki çocuk kandırıyormuşçasına- senin için yaptığımı söyledim. Ya da bazen “kendim için yapıyorum” dedim. Senin haklı olarak, “Ben dışarıda mı yaşıyorum, halbuki ben bu evin içindeyim” diyebileceğini bir kez olsun akıl edemedim. "Peki öyleyse evde neden salaş sarhoş dolaşıyordun sürekli" diyebileceğini de... 

Hem bu cevabımı duyunca, “Çocukça bir mantıkla kandırılmaya çalışıldığını” düşüneceğini, bunun ise önce gururunu rencide edeceğini, sonra da duygularını lime lime bir hale getireceğini anlayamadım. “Hadi kandırıyorsun bari hiç olmazsa bunu beni çocuk yerine koymadan yapsaydın ya” diyebileceğini de... Yani özrüm hep kabahatimden büyüktü oldu bu konuda!

Bir marifetmiş gibi, hem de kendimden o kadar emin bir biçimde sık sık, “Sana hep saçımı süpürge ettim” derdim, hatırlar mısın. Oysa senin süpürgeye değil; kadın gibi bir kadına ihtiyacın vardı. Süpürge ihtiyacın için benle evlenmiş olamazsın, değil mi! Yoksa elektrikli süpürge çağında bir insanın dünya kadar olabilen kahrını neden çekesin ki. Evet, senin kadınındım elbette, ama “kadın gibi kadın” olamadım hiç. Çok açmak istemiyorum bu mevzuyu. Ne demek istediğimi anlıyorsun sen! 

Çoğu gün işten geldiğinde mutfakta olurdum. Ama nadiren işimi bırakıp, yüzümü dönüp, içeriye bir insan, ondan da önemlisi eşim girdi deyip, suratıma sevecen bir kadın yüzü ifadesi takınıp sana “hoş geldin canım” dedim. Oysa o an içeriye giren sen değil de komşu Atiye hanım olsaydı emin ol, elim bulaşıklıyken dahi yanağına sarılırdım. 

Yoo, “Ben bunu hiç sorun etmedim” deme sakın. Sineğin küçük ama mide bulandırdığını düşünemedim. Damlaya damlaya göl olacağını bir türlü idrak edemedim. Bu sözü ta ilkokulda öğrettiler aslında, hatta hakkında kompozisyon dahi yazdırdılar ama ben bunu nedense hep “tasarruf et ki zengin olasın” şeklinde anladım. Paradan başka neye çalışıyor ki kafamız şu devirde.

Sen bir erkektin. Erkek olmak sadece bazı anatomik farklılıklara sahip olmak demek değildi oysa. Aynı zamanda anatominin getirdiği bir yapıya / karaktere de sahip olmaktı. Bunu çoğunlukla gözden kaçırdım. Sen konuşurken gözünün içine baka baka, adeta “işte benim erkeğim bu” dercesine kaç kez dinledim seni! Sen konuşurken ya kanal değiştiriyordum ya çocuğa sesleniyordum umarsızca. Bunları evliliğin, normal aile içi yaşamın tipik durumları gibi görüyordum. “Bunlar evlenmeden önce, en fazla da evliliğin ilk yıllarında önemli, sonrasındaki sürecin bu şekilde seyretmesi gerekmiyor” der gibi hissediyordum besbelli ki. 

Oysa bunların her birisi sivrisinek ısırıkları gibiydi. İleride kangrene dönüşecek bir yarayı büyütüyorlardı adım adım. İnsan fark ettiklerinden etkilenir. Ve insan düşünmediğini de fark edebilir. Belki sen o an bunları bu şekilde düşünmüyordun ama fark ediyordun. Çünkü sen bir insandın, yani beyin sahibi bir varlıktın. Beynin bunları çaktırmadan bir köşeye yazıyordu. İleride hesabı toptan kesmek için. Ve kesti işte. Faturanın bu kadar kabarık olabileceğini kestiremedim. Bunda sık sık takip ettiğim şu bakım ürünleri katoloğundaki ürünlerin fiyat artışlarını kestirmekten bile naçar kaldım. 

Şimdi düşünüyorum da on yıllık arkadaşım Ayşe ile, 7 yılık dostum Fadime’yle bugüne değin bir kez olsun sorun yaşamadım. Geçen gün bunu düşündüm, neden diye sordum kendime. Onlar kusursuz kişiler olduğundan mıydı bu! Ama 5 yıllık evliliğimiz süresince senle belki bin kez sorun yaşadım. Sonra şunu fark ettim: Onlara davrandığım gibi davranmadım sana. Onlara davranırken ki özen, itina, sevecenlik, hoşgörü yoktu sana karşı. Aslında bu işlerin püf noktası burada saklı sanki. Yedi kat yabancıya karşı gösterdiğimiz ilgiyi, özeni, yaklaşımı bile göstermiyoruz eşimize; sonra da eşimizle aramızda gelişen sorunlara şaşıyoruz. 

Çoğu zaman hatalarımı fark ettiğim olmadı değil, oldu. Böylesi anlarda yine ayağıma hatalı bir düşünce takıldı, “O bana böyle yapıyorsa ben neden ona şöyle davranayım ki” dedim. İlişkimizi at yarışına çevirdim yani. Bırak eşimizi dünyayı değiştirmenin bile önce kişilerin kendisini değiştirmesinden geçtiğini göremedim. 

Bazen zamansız taleplerim oldu. Sen yok dediğinde inadına yapar gibi üzerinde durdum bunun. Muhteşem bir yaşamı o anki bir talebimin kabulüne yahut kabul edilmeyişi meselesine indirgedim. Benden bir talep duyduğun, üstelik de “yok, olmaz” dediğin için ruhunda bir hoşnutsuzluğun doğabileceğini, dolayısı ile bu meseleyi konuşmak için hiç de uygun olmayan bir zaman dilimi içinde bulunduğumu düşünmeden ha bire konuştum, yargıladım, hatta suçladım. Yetinmedim, genelledim. “Her zaman böylesin” dedim. Bir insan her zaman böyle olabilir mi? Ne kadar kolay, ne denli ucuzca cümleler kuruyoruz böyle! Duyguların çoğunlukla ağzımızdan çıkan cümlelere göre şekillendiğini bilemiyoruz nedense. Hayır, bunlar da kesmedi, bazen işin içine yıllar önceki bir hatası için aileni, hatta sülaleni bile kattım. Çok konuşmayı, mantıklı ve süslü cümleler kurmayı, haklı çıkmayı maharet zannettim. Oysa haklı çıkmasaydım da mutlu çıksaydım keşke.

Sen, “Annem hep hakkında konuşurdu, itiraf ediyorum” demişsin mektubunda. Ben de bir şeyi itiraf ediyorum şimdi. Üç - beş arkadaş bir araya geldiğimizde hararetle eşlerimizi çekiştirirdik. Eşlerimizi konuştukça, hataları üzerinde durdukça, başkasının eşimiz hakkındaki olumsuz sözlerini duydukça eşimize bakışımızın, arkasından da duygularımızın değişeceğini hesaba katamadım. 

İyi yanların üzerinde bir kere bile durmadım, bu yanlarını genellikle lütfedercesine “Allah’ı var şu huyu iyi” deyip geçiştirdim. Ama hatalı yönlerin üzerinde adeta bir terzinin şık bir tuvalet dikerken ki titizliğiyle durdum. Durduğum nispette büyüttüm, büyüttüğüm ölçüde etkilendim, etkilendiğim oranda da ilişkime olan güveni ve saygıyı yitirdim. 

Şimdi daha iyi inanıyorum ki fazla değil, en azından hataların kadar olsun iyi yanların üzerinde de dursaydım gördüklerim, haliyle etkilenmem bu şekilde olmayabilirdi. Çünkü beni -çoğumuzun zannettiği üzere- senin kötü yanların, nahoş yönlerin değil; söz konusu olumsuz yönlerini bu denli düşünmem, önemsemem etkiledi aslında. Yani gittiğimiz Psikologun dediği gibi, “Yağmur yağdığı için değil, şemsiye kullanmadığımız için ıslandık” biz aslında. Sonra da suçu yağmura attık sadece. Suçu başkasına atmada insanoğlunun üstüne yoktur, bilirsin.

Lafına laf demeyi, olmadı bir yolunu bulup laf sokmayı çok iyi yaptım. Sadece “sen şunu yaptın” diyerek hep sonuca yoğunlaştım. “Niçin yapıyor, bunun benden kaynaklanan bir nedeni olabilir mi acaba” demedim hiç. 

İnatçı oldum. Aşırı ısrar ettim. Bunlarla seni gereğinden fazla yordum. 

Sıcağı sıcağına tartıştım. “Bunu istersen sonra konuşalım hayatım” diyemedim. Konuşmayı iletişime, dolayısı ile de doğru anlamaya – algılamaya daha açık olacağımız uygun bir zamana erteleyemedim. Bir konu açıldığında o konuyu illa ki oracıkta nihayete erdirmem gerekiyormuş gibi. 

Sana çabucak “yok” dediğim zamanlar o kadar çoktur ki. Aile psikologumuzun dediği gibi, “Bir şey istenilen anlar yok demek için en az uygun olan zamanlardı” oysa. Bir şey isteyen kişi kendisini tamamen istediği şeyi almak üzere hazırlamıştır; o yüzden de “yok, olmaz” sözlerine tahammülü en az düzeye inmiştir. İşte böylesi anlarda yok dedim sana daha çok. Çoğu zaman de keyfice. Tamam demek için sadece kendi gerçeklerimi düşündüm, senin gerçeklerini fazla hesaba katmadım. 

Bir zamanlar çalışmıştım, hatırlarsın. Kaç kişinin kahrını çekmiştim orada. Oysa tek bir kişi olan senin kahrını çekemedim. Orada yaşadıklarımla kıyaslayınca bunlara kahır demek de haksızlık olur esasında. Orada kahrı para için çekiyordum. Evimde ise soyut bir değer olan mutluluğum için. Ama para alınca buna değer gibi düşündüm. Oysa mutluluk için buna değmeliydi. Somut olmayan neyin değeri kaldı ki gözümüzde!

En büyük hatam da şuydu Tomruk: Mutluluğu sadece senin yaptıklarına yahut yapmadıklarına indirgedim. Oysa mutluluk pek çok şeye bağlı olarak gelişen bir sonuçtu. Sözgelimi kitap okumadım, sağlıklı düşünmedim, yapılması gerekenleri yapmadım, bilakis yapılmaması gereken nice şeyler yaptım. Sonra da oturdum sadece senin varlığınla mutlu olmayı bekledim. Yani işin kolayına kaçtım sürekli. Tek bir şeyin değil birçok şeyin ürünü olan bir sonucu sadece sana bağladım, böylece omzuna ağır bir yük yükledim. Haliyle sonunda seni o yükün altında ezdim. 

Hakkını helal et olur mu!

Psikolog
İzzet Güllü


Yorumlar - Yorum Yaz